Bir zamanların yaylacısı, günümüzün yazlıkçısından hikayeler…

Haziran ayının son günlerinde LGS ve YKS sınavları sonrası, okulların yaz tatiline girmesiyle, kentlerden köylerine, sahil kasabalarına ve yaylalara doğru yola çıkanların, bilet bulma, otel pansiyonlarda rezervasyon yaptırma, kışlık evleri kapatma gibi tatlı telaşları yaylacı ve yazlıkçı olarak yaşadıklarımı hatırlattı.

Adil Çulhaoğlu Adil Çulhaoğlu 16/07/2026 17:38
Bir zamanların yaylacısı, günümüzün yazlıkçısından hikayeler…

Ege ve Akdeniz sahillerinde yaşayanlar yaz ayları yaklaşınca yaylalara başlayan atlı develi kervanlarla, kamyonlarla göç edenler gibi, günümüzde Büyükşehrin boğucu ortamından   kentlerden özellikle güney ve batıdaki sahil kasabalarına arabalar, karavanlarla yola çıkanların hikayeleri bitmiyor.

Çocukluğumun geçtiği 1960-70’li yıllarda, Kadirli’de, yaz gelince sıcaktan ve sivrisinekten kaçmak için yaylalara çıkılırdı.  Bağdaş, Esenli, Ali Paşa, Gavur Mağarası, Beyoğlu, Çiğşar, Çokak, Akifiye, Meyremçil bilenenlerdi. Bizim kamyona yüklenilen birkaç ailenin yükü ile Çokak ve Meyremçil yaylasına gittiğimizi ama yola çıkma hazırlıklarımızın kaç gün sürdüğünü, ya da büyüklerimizin ne kadar uğraştıklarını hatırlayamıyorum. Bize eşyaları kamyona yükleme ve kamyon üzerinde yol boyunca eşyalar düşmesin diye, eşyalara sahip olma işi düşüyordu. Düşen olursa, sesleniyorduk, kamyon duruyor, düşeni geri aldıktan sonra, yeniden tozlu yollarda ilerliyorduk.

Toroslarda bir çeşme kıyısında çadır da ya da kiralanan bir toprak damlı bir ev olurdu yayla evimiz. Toprak damların aşağıya yağmur suların sızmasını önlemek için yüzeyi sıklaştırmak için kullanılan silindir şeklindeki loğlar ile taşımacılıkta kullanılan öküzlerin çektiği kağnı sesleri kuş seslerine karışırdı. Çokak’taki yayladığımız günlerde babam Hacı Çulhaoğlu bir gün pille çalışan Sierra marka bir radyo getirmişti. Büyüklerimizin ajans dedikleri haberleri dinlediği radyo, bizi çocukları bir kutudan gelen türküler, şarkılar, aranjman denilen pop müzik tanıştırıyordu. Çocukluğumuzun uyku öncesinin olmazsa olmazı arkası yarını da dinlemeye o zaman başlamıştık

Günlerimiz, harman yerinde buğday ve arpayı sapından ayırmak için kullanılan öküz ya da atla çekilen altında çakmak taşı çakılı kızak şeklindeki döven ile çalışan köylülerin çalışmalarını izleyerek, bazen biz de yardım ederek geçerdi. Bazen de, biz çocuklar toplanıp dağlara, tepelere çıkardık. Ayı inleri denilen kuyulardan çıkardığımız karı torbalara taşıyıp pekmezle karıştırıp karsambaç denilen tatlımızla şenlendiğimiz günler de olurdu.

Günümüzde özellikle Akdeniz ve Çukurova’da kıyı bölgelerimizde yaşayanlar yaylaya çıkmaya devam ediyor, sahildeki evlerini büyük kentlerinden deniz kum tatili için gelenlere küçük pansiyon haline getirip sezonluk kiralayıp yaylama geleneğinden vazgeçmiyorlar. Zamanla kendi yayla evlerini yapıp, her yıl yaylaya çıkanlar için de, artık birkaç saatlik yolculukla sadece birkaç eşya ile rahat araba ile yayla evlerine ulaşmak mümkün olmuş. Günlük otobüs seferleri de yaz aylarında konuluyormuş.

Biz kentlerden yaşayanların deniz kıyısında sahil kasabalarının birinde bir pansiyon, otel, çadır ya da bir ev kiralayarak deniz kenarında tatil yapmaya başlamaları, zamanla yayla evi gibi kendi evine sahip olmaya dönüşmüş. Yaz ayları gelince otobüs, tren ya da arabalar ile sahil kentlerimize doğru yola çıkanların yoğunluğu artıyor, özellikle okulların tatile girmesi ile, mola noktalarında kalabalık nedeniyle park yeri bulmak için beklemek bile gerekebiliyor. Gittikleri tatil kasaba ve şehirlerde canlılık getirenlerden kendi evi olanlara da yazlıkçı adı verilmiş.

Eskinin yaylacısı, günümüzün yazlıkçısı olarak her kışı geçirdiğimiz Ankara’dan yazlığımızın olduğu Datça’ya gidişimizin bir hikayesi oluyor. Yıllardır Ankara’dan   Datça’ya yola çıkmak için, evin toplanması, daha önce not defterine yazdığımız götürüleceklerin seçilmesi, paketlenmesi, arabanın bakımının yapılması bilinen ve bilinmeyen işlerin yerine getirilmesi gerekiyor. Arabaya eşyaları yerleştirip hareket etmeden önce, evin pencere ve kapıları son kez kontrol edilmek zorunda kalınıyor. Yolda unutulan bir şey olduysa, geri dönmek de var.

Yol üzerinde Sivrihisar, Afyon, Dinar, Kale’de kah çay, kah yemek molaları vererek Datça’ya ulaşıyoruz. Yol boyunca uzun süre kapalı kalan evi hangi durumda bulacağımız tedirginliğini yaşamadan edemiyoruz. Eve ulaşıp yorgun argın kapıyı açtığımızda, akan dökülen bir şey görmediysek, ve her şeyi çalışır durumda bulunca, oh çekiyoruz… Her olasılığa karşılık kışlık evden getirdiğimiz kahvaltılık malzemeler arasından çıkardığımız çay demleyip ya da kahve yapıp seviniyoruz.

Geçmişte banyo penceresini açık unutunca kedilerin evi yuva yapıp çoğaldıkları her tarafı birbirine katmış olduklarını görmüştük. Kırılan birkaç eşyanın tamiri için parça almaya gittiğim hırdavatçının ‘sen haline şükret, geçenlerde bir yazlıkçı evin kapısını açınca, evde farelerin koşuşturduğunu ve eşyaları  parçalanmış halde görünce, otele gitmek zorunda kalmışlar’ deyişini hatırlıyorum.

Eve yerleşmek, nemlenen giysileri havalandırmak, temizlik yapılması evde normal yaşamın sürdürülmesi 1-2 hafta sürüyor. Dökülen boya, sıva ya da tamir gerektiren arıza olmuşsa, tamirci ve usta aramak yaptırmak bu süreyi uzatabiliyor. Eğer yazlıkçı 1 ay için geldiyse, koşuşturmalar arasında denize girerek tatilini de yapmaya çalışıyor. Sezonluk gelenlerin durumu,  koşuşturma uzun vadeye yayıldığı için daha iyi oluyor.

Yaz sezonu bitip, yaşadığımız şehre dönüşe geçince, kışlık evde bizleri benzer bir süreç bekliyor buluyoruz. Ankara’ya gecenin bir saatinde ulaştığımızda TV’nin çalışmadığını görmüş, ertesi günü çağırdığımız tamirci, kablolu bağlantısının yıldırım düşmesiyle hasar gördüğünü, TV’nin sağlam oluşuna sevinmemiz gerektiğini söylemişti.

Bu yaşadıklarımız, Yaylacı ya da Yazlıkçı nimetleri olsa gerek­…

Paylaş:

Önemli haberleri kaçırma!

E-posta bültenine abone ol:

Tüm güncellemelerden e-posta yoluyla haberdar olun.