Karlar altındaki Kapadokya'nın farklı renkleriyle tanıştık

Milyonlarca yıl önce Erciyes ve Hasan Dağları'nın küllerinden oluşan doğadaki binlerce peribacası, kayalara oyulmuş ev, güvercinlikleri ve sayısı 300’ü aşan yeraltı şehriyle dolu Kapadokya'ya gitmek için, bu kez güneşli bir bahar günü yerine, karlı bir kış günü Ankara'dan yola çıkıyoruz.

27/01/2019 01:27
Karlar altındaki Kapadokya'nın farklı renkleriyle tanıştık

Bir Kapadokya gezisinin olmazsa olmaz durağı olan Tuz Gölünün, Ankara’nın Şereflikoçhisar kıyısında mola veriyoruz. Karla kaplı doğada tuz gölünün tuzunu fark etmek oldukça zor oluyor. Göl içinde küçük bir tepenin gölde yansımasını yakalayabiliyorum ancak fotoğraf çekerken. Tuzdan üretilen kremler, sabunlar ve hediyelik eşyalar satılan kafeteryaya atıyorum kendimi bir bardak çay için.

Türkiye'nin ikinci büyük gölü olan Tuz Gölü, tektonik bir göl olarak, Ankara, Konya ve Aksaray illeri sınırlarında 7414 km2'lik alanı kaplıyor. Ülkemizin tuz üretiminin %40'nın üretildiği tuz üretim istasyonlarına sahip göl, 85 kuş türüne ev sahipliği yapmakla da ünlü. Flamingoların kuluçka alanlarının yer aldığı 5-6 bin civarında adacıklara sahip Tuz Gölü.

Ihlara Vadisi'nin girişinde yer alan Selime Köyü’ne geldiğimizde anılarım 15 km uzunluğundaki vadide 1993 yılında Hans Thoma ve oğlu Christof Thoma'nın mihmandarı olarak Kapadokya bölgesine yaptığım ilk doğa yürüyüşüne götürüyor. Alman turizm yazarlarından Thoma’ların Vadiyi yürüyerek gezmek istediklerini söylemeleri üzerine, Melendiz  Çayı'nın açtığı 150 metre derinlikteki vadi boyunca her iki yamaçta yer alan kayalara oyulmuş evleri, sayıları 50'yi  aşan çoğunluğu 11 yüzyıldan kalma kiliseleri gezmiş, ilk doğa yürüyüşümü de yapmıştım.

Köydeki kayaya oyulmuş, yeni tuzlanan patika yollardan çıkıp bölgenin en büyük katedrali ve manastırının yer aldığı, 8-9'uncu yüzyıla tarihlenen yapı kompleksine tırmanıyoruz. Meryem Ana Kilisesi mutfak, şaraphane ve yiyecek depolama alanlarının bulunduğu tepe, aynı zamanda askeri üs olarak da kullanılmış. Selime Köyü içerisinde terk edilmiş yöresel taştan yapılma konaklar ile evlerin bazıları halen kullanılıyor.

İlk yerleşim izlerinin M.Ö.8 bin yıla kadar uzandığı, Perslerin Katpatuka, Güzel Atlar Ülkesi adını verdiği Kapadokya’dayım. Antik yazarlardan Strabon Geograchika adlı kitabında, Roma döneminde Güneyde Toros Dağları, doğuda Malatya, kuzeydoğuda Karadeniz kıyılarına kadar uzandığını belirttiği bölge burası.

Hititler'den Frigyalılara, Lidayalılar'dan Perslere, Romalılar'dan Bizanslılara, Selçuklulardan Osmanlılara ve günümüze kadar birçok milletten hükümdarın hüküm sürmüş. Kapadokya’da doğanın peri bacası olarak adlandırılan huni görünümlü şekillenmesi, milyonlarca yıl öncesi Erciyes ve Hasan Dağı'nın volkanlarından püsküren lavlarla kaplanmış, zamanla rüzgâr, yağmur ve erozyon sonucu yumuşak tabakanın aşınması ve sert kaya kütlesinin ortaya çıkmasıyla oluşmuş.

Kayalıkların yumuşak tabakası ilk kez Hititlerce keşfedilip oyularak barınma alanları yapılmış, ama barınma, sığınma ve ilk Hıristiyanların gizlice  ibadet etmeleri için oyularak yapılan, tünellerle birbirine bağlı, dışarıdan duvarlar örülerek görünmeyecek hale getirilen, çeşitli büyüklükteki  odalar, kiliseler ve şapellerin yapılışı, daha çok M.S.4-5 yüzyılda Bizanslılar döneminde olmuş.

Sayıları 300 civarında olan yeraltı şehirleri önceleri yiyecek depolama alanları olarak kullanılmış, daha sonraları dışarıdan gelen saldırılardan korunmak amacıyla büyütülmüş, 30 bin kişinin hayvanlarıyla birlikte yaşayabilecekleri yerler olmuş.

Kapadokya’nın kaya evleri, yaz kış aynı hava sıcaklığa sahip 

10'uncu yüzyılda Selçuklular'ın gelmesiyle Hıristiyanlar'ın ve Müslümanlar'ın yana yana bir arada yaşadıkları, ibadet edebildikleri yer olan Kapadokya’nın kaya evleri, yaz kış aynı hava sıcaklığa sahip olmasıyla günümüzde de yiyecek depolama alanı, otel gibi çeşitli amaçlar için kullanılagelmiş.

Bu gün, Nevşehir, Niğde, Kayseri, Aksaray ve Kırşehir illerimizin çevrelediği Kapadokya bölgesinde, piramitler, evler, güvercinlikler, kiliseler, şapellerin kayalara oyularak yapıldığı doğa harikası  şekillenmeleri çoğunlukla yer Ürgüp, Uç hisar, Avanos, Göreme, Derinkuyu, Kaymaklı, Ihlara vadisi alıyor.

Unesco'nun doğal ve kültürel varlık listesinde yer alan Göreme Açık Hava Müzesi'ndeki Elmalı, Karanlık, Yılanlı kiliseleri ile manastır başta olmak üzere çeşitli amaçlarla kullanılmış kayalara oyulan mekanlar ve piramitler arasında turist gezdiren develer müşteri bekliyor, soğuğa rağmen. Uç hisar Kalesi ve vadisi, üzüm yetiştiriciliği için çok önemli olan güvercin gübresi biriktirmek için kayalara oyulan Güvercinlik denilen yuvalar, Paşabağ, Zelve Vadileri karlar altındaki haliyle farklı bir doğa güzelliği yansıtıyor.

Binlerce yıl önce Arap akınlarından korunmak için yeraltına ilk Hıristiyanlarca oyulmuş yeraltı şehirlerinden Kaymaklıyı gezerken dışarının dondurucu soğuğundan kurtulduğumu hissediyorum. Tünellerle birbirine bağlı odalar arasında yürürken kâh eğilip kâh sürünüyoruz. 7 kat yerin altında, ibadet alanları, mutfakları, yiyecek depolama alanları, şaraphaneler ve barınmayı sağlayan odalar elle rahatlıkla oyulmuş, dışarıdan gelebilecek saldırılarda içeriden kapatılan yuvarlak taş blokların yanında dışarıda doğaya açılan havalandırma delikleri açılmış. Binlerce insanı barınma imkanı sağlamış olduğunu öğreniyoruz.

Tüflerinden doğa harikası ortaya çıkmış dağlardan Erciyes Dağı'na doğru yol alırken, yaz aylarındaki beyaz tepesiyle bana serinlik hissi veren Erciyes tamamen karla kaplı görüntüsüyle bu kez üşüme duygusunu yaşatıyordu. Kayseri şehrini boydan boya geçip, Erciyes Dağı'nın 2200 yüksekliğindeki kayak alanına ulaştığımızda, soğuk bir hava, ama pırıl pırıl bir güneş bizi karşılıyor.

Kayak yapanlar, kızak kayanların arasında kaybolup, teleferikle biraz daha yukarı tırmanıp kayak yapanları seyredip, yürüyüş yapıyorum ben karda. Plastik leğen ve poşetlerle kızak kayanlar da vardı, kayanlar arasında. Yürürken duyduğum 'garç garç' sesi, deniz kıyında kumsaldaki dalgaların sesini hatırlatıyor.

Çömlekler Kızılırmak'ın getirdiği kil topraktan elde edilen çamurla yapılıyor

Kayak merkezlerinin vazgeçilmez lezzeti sucuk ekmek, sıcak çayın yanında, şişte patates damakta farklı bir tat bırakıyor. Dilimlenmiş patatesin şişe takılıp yağda kızartılan 'şişte patates'  frit denilen patates kızartmasına alternatif olacak gibi geldi bana.

Ortasından geçen Kızılırmak'ın getirdiği kil topraktan elde edilen çamur sayesinde yüzlerce yıldır yapılan çömlekçilikle ünlenen Avanos'ta çömlek atölyesinin birinde testi, tabak gibi sırlı, sırsız ürünlerin imal ediliş hikayesini öğreniyoruz. Başka bir atölyede yeraltından çıkarılan onnix başta olmak üzere çeşitli taşlardan  yapılan hediyelik eşyaların sunumunu izliyoruz.

Avanos'un Kızılırmak kıyısında beyaza bürünmüş park yürüyüşe davet ediyordu, bizleri. Kapadokya’nın el sanatları merkezi konumundaki   şehir merkezine gitmek için geçtiğimiz, Avanosluların sallanan köprü adını verdiği yaya köprüsü altında suda yüzen ördekler ve kazlar köprüden geçenlerin attığı yiyeceklere uçarcasına hücum etmelerini seyre dalıyoruz bir süre.

Köprü sallandıkça, buz gibi suya düşme korkusunu yaşamadım da değil. Çömlek atölyeleri, kaffeler, restoranlar yılın ilk gününe henüz başlamadıklarını görüyoruz, ama sonunda közde pişirilen kahve ve çay içebileceğimiz küçük bir kafeteryada şehir gezisini tamamlıyoruz.

Karlar altındaki Kapadokya'nın farklı renkleriyle tanıştık

Bahar aylarında doğanın bin bir rengi arasındaki Kapadokya’yı karlar altında farklı renklerle tanışıp Ankara'ya dönerken, beni Kapadokya ile 1986'li yıllında tanıştıran geçtiğimiz edebi yete uğurladığımız Kayserili dostum yörenin gönüllü turizm elçisi Faruk Bayraktar'ı özlemle anıyordum.

Faruk ile geldiğimiz zamanlardaki Kapadokya, her anlamda her milletten tatilcinin 4 mevsim geldiği canlı bir tatil merkezine dönüşmüş, atlar, develer ve yürüyerek yapılan gezilere, gün doğmadan balonlarla yapılan geziler popüler olmuş.

Yazar Bilgisi

Yorumlar