İstanbulun Sarayburnu'nda Tarihi Yaşamak...(2)

İstanbul’u, hakkında binlerce yazı olan bu şehirde,uzun yıllar sonrasında bir rehber ve bir gezgin olarak dostlarımla yaşadıklarımı aktarmaya devam ediyorum.

11/07/2018 14:27
İstanbulun Sarayburnu'nda Tarihi Yaşamak...(2)

İstanbul’un sadece, Doğu Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının 3 kıtaya yayılan yerlerinden değil, Dünya’nın her yerinden, her milletten insan buluşturan Hippodrumu, At Meydanı ve günümüzün Sultan Ahmet Meydanı, Dikili Taşlarıyla ,Sultan Ahmet Camisi, Ayasofya’sı, Topkapı Sarayı ve tarihi konakları ile Lale Halısı  gezenlere tarihi yaşatıyor.

Sarayburnu Doğu Roma, Bizans ve Osmanlı'dan kalma eserleri görmek için Eminönü'nden bindiğimiz tramvayla Çemberlitaş’a çıkıyoruz önce. İstanbul'un yedi tepesinden birinde, meydandayız. Roma'dan I.Konstantin tarafından getirilerek, 330 yılında buraya dikilmiş 8 metrelik sütunun üzerinde Apollon heykeli varmış bir zamanlar ama daha sonraları Konstantin, Julian ve Teodesius'un heykelleri yer alıyormuş. Şehrin bu en eski sütunu yıldırım düşmesi sonucu yıkılmış, II.Mustafa tarafından demir çemberlerle sağlamlaştırılarak restorasyonu yapılmış.

Divan caddesinden yürüyerek, Bizanslılar Hippodrum'una, Osmanlıların At meydanı, nihayette Sultan Ahmet adı verilen  meydana geliyoruz.  Alman imparatoru II.Wilhelm tarafından II.Abdülhamit'e hediye edilmek üzere, Almanya'da imal edilmiş ve parçalar halinde getirilerek, 1899 yılında yerine monte edilmiş Alman Çeşmesi meydanın girişinde.

Bizanslılar  zamanında, 203 yılında SeptimusSeverus döneminde at yarışları yapılmış,100 bin kişilik seyirci kapasitesine sahip hippodrumu ortasından ikiye bölen yükseltide  İmparatorluğun çeşitli yerlerinden getirtilen 3 sütun yerleştirilmiş. İmparator locası önünde bulunan 4 bronz at heykeli 1204 yağmalama sonucunda Venedik'e götürülmüş. Bugün Hippodrumdan kalan 3 Dikilitaş ayakta kalmış. Dikilitaşın kaidesinde İmparator I.Teoosius ailesiyle beraber locada yarışlar sonucu kazananlara ödüllerini verişi yansıtılıyor. Dikiltaşların arasında Yılanlı Sütun'un hikayesi dikkatimi çekiyor. 31 Yunan kolonisinin  perslere karşı kazandıkları zafer sonucunda elde edilen silahlar eritilerek, Delfi’dekiApollon mabedine yerleştirilmiş bir zafer anıtı, ancak Konstantin tarafından şehri süslemek amacıyla getirtilmiş, bugünkü yere dikilmiş.

Sultan Ahmet Caminin bahçesine girince bir köşede Hippodrumun seyirci sıralarından birini görüyorum. Caminin inşaasına, 1609 yılında Padişah I. Ahmet E, Mimar  Mehmet Ağa tarafından başlanmış, 1616 yılında tamamlanmış.6 minaresinden dördü üçer, ikisi de ikişer şerefeye sahip. Avlusuna girince restorasyon nedeniyle kapalı olduğunu öğreniyoruz. Yapımında kullanılan kobalt mavisi çinilere güneş ışığının mavi renk nedeniyle, gezginler tarafından Mavi Cami olarak da adlandırılan caminin Bahçesi'nden Ayasofya’ya gören kapısından çıkarken, bir yandan da fotoğraf çekiyorum. Lalelerle bezenmiş bahçede caminin minareleriyle görüntüsü oldukça etkileyici.

Ayasofya'nın önüne geliyoruz. İlk önce bir roma bazilikası üzerine inşa edilen toplamda 3 kez yapılmış bir kilise. Mimarlığını  Miletliİsidoros ile TralesliAntemios'un yaptığı kilisenin inşasında Efes Artemis ve Balbekteki (Lüblan) Jüpiter tapınağından ile romanın bütün eyaletlerinden sütunlar ve mermer gibi yapı elementeleri getirtilerek  kullanılmış.10000 kişinin çalıştığı ve 5 yıl süren çalışmalar sonunda  27 aralık 537'de açılışı yapılmış. İmparator Justinyan açılışta, 'Tanrım sana şükürler olsun, böylesine bir eseri tamamlayabildim' dedikten sonra Kudüs’teki Hz.Süleyman mabedini kastederek 'Süleyman seni geçtim 'diye haykırmış. 20 yıl sonra meydana gelen depremde çöken kubbesi 7 metre yükseltilerek onarılmış olan kilise, Haçlıların İstanbul’u işgali sırasında soyulmuş.

İstanbul'un fethinden sonra binanın yapı değişikliğe uğramamış, sadece fresklerin üzeri kapatılmış, mihrap ,Mimber ve üzerinde halifelerin isimlerinin yazılı olduğu ahşap levhalar ile sultan locası ilave edilmiş. Mimar Sinan tarafından yapılan minareler, yapıya aynı zamanda payanda görevi görüyor.

Üç nefli yapıda bir apsis, iç ve dış olmak üzere 2 narteksi var. Zeminden 56 metre yüksekliği ile çapı 31 metreyi bulan kubbesi ihtişamını hissettirmekle kalmıyor, heyacan veriyor gezenlere. Bizans imparatorlarının taç giydiği alan dikkat çekici.

Ayasofya'dan sonraki durağımız Topkapı Sarayı oluyor. Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’u fethetmesinden sonra 1460-1478 yıllarında yapımına başlanmış, Sarayburnu’nda bulunan Doğu Roma akropolü üzerindeki 700.000 metrekarelik bir alanda yer alıyor. Fatih Sultan Mehmet’ten Sultan Abdülmecid’e kadar yaklaşık dört yüz yıl boyunca imparatorluğun idare, eğitim ve sanat merkezi olarak kullanılmış, aynı zamanda padişahların evi olmuş. 19.yüzyılın ortalarında hanedanın Dolmabahçe Sarayı’na taşınması ile terk edilmiş.

Ayasofya tarafındaki saltanat kapısından giriyoruz. İç içe geçilen dört avlunun çevresindeki mimari yapılardan oluşan Saray, bahçeler ve meydanlarla çevrili. Alay Meydanı  denilen birinci avluda, Aya İrini Kilisesi, Darphane, Fırın, Hastane, Odun Ambarı, Hasırcılar Ocağı gibi sarayın dış hizmet yapılarını görüyoruz.

Sarayın ikinci avlusu, adalet meydanındayız. Tarih boyunca pek çok törene sahne olan bu avluda divan toplantılarının yapıldığı Divan-ı Hümayun (Kubbealtı) ve yanında Divan-ı Hümayun Hazinesi bulunuyor.  Adalet Kulesi dikkat çekici. Kubbealtı'nın yanında önce Zülüflü Baltacılar koğuşuna giriyoruz. Harem Dairesi görkemi bizi büyülüyor. Padişahların ve aile efradının yaşamlarını sürdürdükleri yerler. Saray mutfakları ile yaşam alanları sade.

Enderun avlusu olarak adlandırılan 3. avluya geldiğimizde, Padişahın devlet adamlarını ve bazı yabancı elçileri kabul ettiği Arz Odası en fazla dikkatimizi çeken yerdi. Enderun Hazinesi, Has Oda padişaha ait mekanlar, Küçük Oda, Büyük Oda, Seferli, Kilerli, Hazineli, Has Oda isimleriyle anılan Enderun Saray okuluna ait koğuşlar, Babüssaadet girişinden itibaren avlunda yer alıyor.

Padişaha ait köşklerin ve asma bahçelerin bulunduğu 4.avluda, Has Oda'nın Mermer Sofa'ya açılan kapılarıyla da ulaşılan bu mekânda Osmanlı sanatının en seçkin  klasik köşk mimarisi  örnekleriyle karşı karşıyayız. Sünnet Odası, Bağdat ve Revan Köşkleri ile İftariye Kameriyesi. Asma Çiçek Bahçesi, ahşap Kara Mustafa Paşa Köşkü, Hekim Başı Kulesi, Sofa Camii bu bölümde yer alıyor. Sultan Abdülmecid döneminde inşa edilen ve Saray’ın son yapıları olan Mecidiye Köşkü ve Esvab Odası bulunduğu alt taraf, en fazla zaman harcadığım yer oluyor.

İstanbul'un Boğazına, Halicin müthiş bir manzara.. Karadeniz’e giden, Akdeniz’e inen devasa yük gemileri, büyüklü küçüklü tekneler Haliç'e, karşı kıyıya Kadıköy’e, Adalar'a doğru, şirket-i Hayriyeden kalma şehir hatları vapurları, deniz otobüsleri ile boğaz trafiği önümüzde akıp gidiyor. Gökdelenleri, kalabalığı, araba trafiğini unutuveriyor insan. İşte İstanbul’a büyüleyici, muhteşem dedirten bu manzara olsa gerek diyorum kendi kendime.

Topkapı Sarayından çıkıp, hala faal olan Haseki Hürrem hamamı önünden geçerek, Sirkeci’ye doğru yürümeye başlıyoruz. Yere batan sarnıcının tadilat nedeniyle kapalı olduğunu öğrenince, İstanbul’a su sağlayan kaynaklardan birini  göremiyoruz. Ama yanı başında bir sütunun yükseldiğini görüyoruz. Romalıların Million Taşı bu. Bir zamanlar, Doğu Roma İmparatorluğunda başkent Konstatinopolis’a ulaşan tüm antik yolların başlangıç (sıfır)noktası olarak kabul ediliyormuş.  İmparator Konstanatin tarafından 4. Yüz yılda yaptırılmış. 4 yöne açılan kapı ve kesişen yollar üzerine oturtulmuş bir sütun üzerinde bir kubbe ile örtülü yapıda, o döneme ait heykel ve kabartmalar varmış. Biz de rotamızı Eminönü’ne doğru çeviriyoruz.

Topkapı Sarayından Boğaza, Haliç’e, Anadolu yakasına uzanan büyüleyici manzaranın unutturduğu trafiğin, kalabalığın içindeyiz yeniden. Eminönü’nde vitrininde çok katlı tatlılarının davetine dayanamayıp oturduğumuz bir kafeteryada çektiğim fotoğrafları kontrol ediyorum. Boğaz manzarasını çektiğim kareleri görünce, Delfi’deki kahinlerin tavsiyesine uyarak Sarayburnu’na yerleşerek Byzans şehrini kuran Bizanslıların, kendilerinden 10 yıl önce,M.Ö.680’de Kadıköy yakasına yerleşip Chalkedon şehrini kuran Dorları ‘körler’ diye nitelendirmelerindeki haklılık payını düşünmeden edemiyorum.

Yazar Bilgisi

Yorumlar