HIRVATİSTAN'DA İLK İZLENİMLER
Uyumadığım sıralarda otoyolların bayağı gelişmiş olduğunu teşhis etmiştim. Yugoslavya yıkıldığında Almanya’nın Hırvatistan’ın bağımsızlığını ne kadar desteklemiş olduğu aklıma geldi. Şimdi de zaten Avrupa Birliği kapısındaydılar, Türkiye gibi, ancak içeri girme şansları doğal olarak Türkiye’den daha fazlaydı. Akdeniz’e kıyısı olan bir ülke olduğu da eklenince Hırvatistan belli ki Avrupa sermayesini, en azından karayolları ağı açısından çekmeyi başarmış görünüyordu. Tabi bu ilk intibalarımı ve düşüncelerimi, bu ülke hakkında yapacağım bir araştırma ile doğrulamam gerektiğini de biliyordum.
Şimdi adını hatırlayamadığım bir sahil kasabasında—ki bu vesileyle Hırvatistan’da ilk ve son defa denizi görmüş oldum—kameramanı aldık arabaya. O koca cüssesiyle eşyalarla dolu arka koltuğa nasıl sığdığını hala anlamış değilim. Diğer Hırvatlarla karşılaştırıldığında oldukça esmer, o iri kıyımlığına tam tezat şekilde hareketlerinde nazik ve sessiz bir adamdı. İşini de çok önemsiyor, dikkatle ve kolayca hissedilir bir profesyonellikle yerine getiriyordu. Aslında ilk gördüğümden itibaren tanıdık gelmişti bana. Daha sonra bunun nedenini buldum ve kendisine de söyledim: görünüş itibariyle İç Anadolulara ve özellikle de Konyalılara benziyordu. Belki de okullardan tanıdığım Konyalı arkadaşlarımı anımsatmıştı bana, ondandır. Osmanlı, Balkanları fethettikten sonra izlediği yerleşim politikası çerçevesinde Konya ve civarından insanları oralara yerleştirmişti. Bu olgu da onun Konyalılara benzediği yolundaki düşüncelerimi destekliyordu. Dediğim gibi, kendisine de söyledim bunu; hiçbir itirazda bulunmadı ve bu durumun mümkün olabileceğini söyledi. Gezi sırasında yaşanan ve Osmanlı mirasının oldukça eleştirildiği anlardan sonra onun bu durumu doğal karşılayarak itiraz etmemesi Knjaz’a da ilginç geldi: nitekim kameramanı uzun bir süre yeniden inceledi.
Bu sahil kasabasından da biraz bahsetmek istiyorum. Küçük, şirin ama bir o kadar da imar edilmiş, sokakları tertemiz bir yerdi burası. Knjaz bana deniz kıyısında, bir piyanonun tuşları gibi siyah beyaza boyanmış oturma yerlerini gösterdi. Güzel düşünülmüş bir dekor diye düşünürken, aslında bu kocaman piyano tuşlarının sadece dekor olmadığını, denize doğru açılan borulara bağlı olduğunu ve o borulara denizde oluşan dalgalarla su girdiğinde piyano tuşlarına eşdeğer tınılar elde edildiğini söyledi. Çok hoşuma gitmişti bu! Denizin çaldığı kocaman bir piyano ile karşı karşıyaydım. Son derece yaratıcı bir fikir ve doğa ile olasıya uyumlu...
İlk günün yolculuğunun sonunda İmotski’ye ulaştık. Kalacağımız yer, dağ diyemem ama bir tepeden oldukça yüksek bir yerdeydi. Arabayla kıvrıla kıvrıla, etrafımızdaki güzel manzarayı seyrede seyrede çıktık, en yüksek noktalardan birinde yer alan, eski zaman yapılarına benzetilmiş—çünkü daha sonradan da öğrendim ki bu yapı iki sene önce yapılmış—taştan bir hana ulaştık. Daha sonra, Knjaz’a yardımcı olan timde yer alan iki bayan da katıldı. Böylece gün içindeki son enerjimi de alıp götüren yoğun bir Hırvatça dalgasının içinde buldum kendimi. Dördü oturdular ve koyu bir sohbete daldılar ve ne konuştuklarını bana tercüme de etmediler. Anlaşılan oydu ki, program hakkında konuşuyorlar ve organizasyon sorunlarını vs. Tartışıyorlar ve arada sırada da bana bakıyorlardı. Ancak tabi, böylesine psikolojik etkilere bağışık olan birinin karşılarında oturduğunu bilmiyorlardı. Hiç onlarla, ne konuştukları ile ilgilenecek, bunlar hakkında kafa yoracak durumda değildim. Sonuçta verdim kendimi güzelce hazırlanmış ızgaranın tadına varmaya ve biraz sonra başlayacak uyku yolculuğuna...
Devam edecek…
Önemli haberleri kaçırma!
E-posta bültenine abone ol: